Bir kentin yaralarını sarmak her zaman betonla olmaz değil mi? Bazen bir tabela asarsınız ama
o tabelanın vaat ettiği hayat bir türlü gelmez.
Şırnak’ta bunun somut bir örneği var, aceleyle kurulmuş bir geçiş dönemi çözümü gibi duran
yapı: Şırnak AVM.
Mesele ne biliyor musun? Mesele bina değil, mesele beklenti.
Ne geniş koridorları var, ne insanı bir yerden bir yere taşıyan yürüyen merdivenleri, ne de
modern bir yaşam alanı hissi... Adı alışveriş merkezi ama içine girince insan kendisini
sıkıştırılmış bir çarşının içinde hissediyor. Elbette tek sorun yürüyen merdiven eksikliği değil.
Sorun, bir şehre anlatılan hikâyeyle, yaşanan gerçek arasındaki mesafe.
2015-2016 yıllarının ağır izlerini taşıyan bu şehirde insanlar yalnızca dükkân istemiyordu. Zor
yılların ardından ayağa kalkmaya çalıştı Şırnak. Elbette sadece yeni binalara değil, yeni bir
umuda ihtiyaç duyuyordu. İnsanlar çocukların gezebileceği, ailelerin vakit geçirebileceği,
gençlerin kendilerini büyük şehirlerden kopuk hissetmeyeceği yaşam alanları hayal etti.
Fakat bazen ortaya çıkan şey ihtiyacın kendisi değil, sadece onun sembolü oluyor. Bugün bu
yapıya baktığımızda karşımıza çıkan tablo da biraz böyle. Bir ihtiyaca cevap verilmek istenmiş
ama hikâye yarım bırakılmış gibi duruyor.
Bu yüzden o binaya her baktığımda aklımda aynı düşünceler sıralanıyor: Burası bir alışveriş
merkezinden çok bir teselli oyuncağına benziyor. Şehrin ihtiyaçlarına verilmiş güçlü bir cevap
değil de, “şimdilik bununla idare edin” denilmiş hissi uyandırıyor. Şırnak daha fazlasını hak
ediyor.
Bu şehir artık yalnızca tabelalara değil, içi doldurulmuş projelere ihtiyaç duyuyor. Maketlere
değil, gerçek yaşam alanlarına... İnsanların kendilerini ikinci sınıf hissetmeyeceği yatırımlara...
Çünkü bazen eksik olan şey bina değil, o şehrin geleceğine duyulan inançtır.