Bir önceki yazımda, bazı makamların toplumda gördüğü ayrıcalıklı itibardan söz etmiş ve bunun başlı başına ayrı bir mesele olduğunu söylemiştim.
Bugün biraz da bunun üzerinde durmak istiyorum.
Çünkü Şırnak’ta yaşayan biri olarak, uzun yıllardır dikkatimi çeken toplumsal davranış biçimlerinden biri de budur.
Bizim coğrafyamızda bazı makamlar, sahip oldukları yetkinin çok ötesinde anlamlar taşır.
Özellikle de müdürlük…
Aslında bu durum kendiliğinden ortaya çıkmadı.
Şırnak uzun yıllar boyunca yalnızca yoksullukla değil, yoksunlukla da mücadele etti.
Sanayi gelişmedi.
Özel sektör geniş kitlelere umut verecek kadar büyümedi.
Üretim kültürü güçlü biçimde yerleşemedi.
Çatışmaların gölgesinde geçen yıllar ise sadece ekonomiyi değil, insanların gelecek tahayyülünü de daralttı.
Böyle zamanlarda devlet, yalnızca bir yönetim aygıtı olarak görülmedi.
En büyük iş kapısı oldu.
Müdürlük gibi makamlar ise etkili ve görünür oldu.
İnsanlar devleti çoğu zaman kanun kitaplarından değil, karşılarında oturan yöneticilerden tanıdı.
Bir okul müdüründen.
Bir kurum müdüründen.
Bir şube müdüründen.
Bazen bir imza, bir öğrencinin yolunu açtı.
Bazen bir onay, bir vatandaşın işini kolaylaştırdı.
Bazen de bir takdir yetkisi, bir ailenin sevincine veya kırgınlığına dönüştü.
Bütün bunlar zamanla toplumsal hafızaya yerleşti.
Belki de bugün “Müdür Bey” hitabının arkasında biraz da bu hafıza vardır.
Fakat mesele sadece saygı değildir.
Mesele biraz da beklentidir.
Çünkü bizim toplumumuzda insanlar müdürlere yalnızca hürmet etmez.
Onlardan beklenti içine de girerler. Özellikle bazı belirli çevreler…
“Şu işimi hallediver.”
“Çocuğa yardımcı ol.”
“Evrakı hızlandır.”
“Bir referans ol.”
Bu cümleler bazen masum bir beklentiyi, bazen de kurum kültürünü aşındıran bir ilişki biçimini anlatır.
Makamın etrafında zamanla başka bir dünya oluşur.
Sürekli “müdürüm” diyenler…
Yakın durmaya çalışanlar…
Her sözü onaylayanlar…
Göze girmeyi nezaket zannedenler…
Ve makam sahibinin yüzüne karşı büyüyen, arkasından ise çoğu zaman dağılan o yapay hürmet…
İşte “Müdür Bey kültürü” biraz da burada başlar.
Çünkü makamın olduğu yerde, samimiyet ile menfaat kolayca birbirine karışır.
Bu durum yalnızca kişiyi değil, kurumu da yıpratır.
Bir başka gerçek daha var.
Şırnak’ta bazı aileler ve çevreler, geçmişten gelen toplumsal nüfuzlarını yalnızca siyaset üzerinden değil, kurumlar üzerinden de sürdürmek isterler.
Bazen bir müdürlük, sadece bireysel bir başarı olarak görülmez.
Bir ailenin, bir çevrenin, bir güç ilişkisinin devamı gibi algılanır.
Dün ağalıkla, aşiret ilişkileriyle, güçlü aile bağlarıyla veya yereldeki nüfuzlu çevrelerle kurulan etki alanı, bugün kimi zaman modern kurumların içinde yeni biçimler alır.
Bu yüzden bazı insanlar müdür olduğunda, sadece bir kurumun yöneticisi gibi değil, eski bir üstünlük duygusunun yeni temsilcisi gibi davranabilir.
Elbette bu herkesi kapsamaz.
Ama toplumun hafızasında böyle bir algının varlığı da inkâr edilemez.
Daha ilginç olan ise şudur:
Çoğu zaman müdür olanla olmayan arasında sanıldığı kadar büyük maaş farkları da yoktur.
Demek ki mesele yalnızca gelir değildir.
Mesele görünürlüktür.
İtibardır.
Statüdür.
Bir yere gelmiş olma hissidir.
Düğünde öne oturmak, cenazede fark edilmek, kahvede sözünün dinlenmesi, telefonunun daha hızlı açılması…
Bunların parasal karşılığı yoktur.
Ama toplumsal karşılığı vardır.
Sosyolojide buna sembolik güç denir.
İnsanlar yalnızca paraya değil, görünür olmaya da değer verir.
Burada üzerinde durulması gereken şey, tek tek müdürlerin kişisel ahlakı değildir.
Elbette görevini hakkıyla yapan, kapısını vatandaşa açık tutan, makamı bir hizmet alanı olarak gören çok sayıda insan (müdür) vardır.
Onların hakkını teslim etmek gerekir.
Fakat bir kültürden söz ediyorsak, meseleyi kişilerin iyiliği veya kötülüğüyle sınırlayamayız.
Asıl mesele, toplumun makama yüklediği anlamdır.
Fakat bir şehir geleceğini yalnızca makamlar üzerinden kuramaz.
Şırnak’ın ihtiyacı daha fazla “Müdür Bey” değildir.
Daha fazla üreten insandır.
Daha fazla düşünen insandır.
Daha fazla liyakattir.
Daha fazla adalettir.
Belki de asıl mesele müdürleri çoğaltmak değil; makamları şeffaf, yetkileri hesap verebilir kılmaktır.
Çünkü unvanlar değişir.
Koltuklar değişir.
Müdürler değişir.
Ama geriye insanın bıraktığı iz kalır.
Ve bir toplumun gerçek itibarı, makamların büyüklüğünde değil; topluma faydalı karakterlerin çokluğunda gizlidir.