Şırnak, betondan fazlasını hak ediyor.
Yürürken bazen binalara bakıyorum ve kendime şu soruyu soruyorum: “Burası kimin hikâyesi?”
Ama cevap gelmiyor. Çünkü bu yapılar kimseye ait değil; sadece yer kaplıyor bu şehirde.
Modernlik diye bir şey inşa ediyoruz ama neye benzediğini biz de bilmiyoruz. Aynı cepheler, aynı renkler, aynı ruhsuzluk… Şırnak da biraz böyle şu sıralar. Betonlar yükseliyor ama ruh bir yerlerde geride kalıyor. Sanki aceleyle ortaya çıkarılmış bir tablo gibi; renkler var ama anlam yok.
Oysa kültürü kültür yapan şey, o yaşanmışlık hissinin karşıya geçirilebilmesidir. Bir şehirde bu his yalnızca insanla değil, yapılanmayla da anlatılır. Sokakların bir dili olur, binaların bir duruşu, boşlukların bile bir anlamı… Ama burada anlatılan bir hikâye yok.
Her bina biraz daha yükseliyor, her duvar biraz daha araya giriyor. Kimse “şehir”i düşünmeden herkes de şehir kuruyor sanki.. Ruhsuz binalarla doluyor her yer. Oysa bir şehrin ruhu sadece planlarda değil; insanında, sokağında, sesinde de saklıdır.
Yapılanmada Şırnak’a, öncelikle taşın ve harcın ötesine geçebilecek cesur bir vizyon gerekiyor. Şırnak’ı sadece görmek değil, anlamak ve değer vermek gerekiyor. İşte o zaman, bu şehir sadece bir şehir olmaktan çıkıp, umut ve potansiyelin somutlaştığı bir merkez haline gelecektir.
Şehrin kültürünü ve sesini bir mimari çizgiye değil, bir yaşam biçimine dönüştürmek gerekiyor. Çünkü betonla şehir yapılmaz; şehir, insandan başlar. Beton dökerken insanı unutmamalıyız.
Çünkü şehir, çizilen projelerde değil; adımlarımızda, sesimizde, hatıralarımızda yaşar.
Ve Şırnak, betondan fazlasını hak ediyor.