Zonguldak’ın Alaplı ilçesine fındık toplamaya giden Şırnaklı ailelere yönelik taşlı saldırının görüntülerini izlemeyen kalmamıştır sanırım. Hele çocukların korkusu insanın içini acıtıyor. Sebebi ne olursa olsun, içerisinde çocukların bulunduğu bir araca taş atmanın savunulacak hiçbir tarafı olamaz.
Ama benim üzerinde durmak istediğim başka bir şey var.
Olayın hemen ardından sosyal medyada ilginç bir dil devreye girdi: “Kürtlere saldırdılar”, “Türk-Kürt kavgası”, “ırkçı saldırı”...
Irkçılık varsa elbette karşı çıkalım. Bir insana Kürt olduğu için saldırılmışsa bunun karşısında hep birlikte duralım. Ama her kavganın taraflarından biri Türk, diğeri Kürt olduğunda buna “Türk-Kürt kavgası” demek zorunda mıyız?
Bence değiliz.
Çünkü Türklerle Kürtlerin gerçek hayatı, sosyal medyada çizilen tablodan çok farklı.
Bugün İstanbul’dan İzmir’e, Mersin’den Antalya’ya, Bursa’dan Adana’ya kadar milyonlarca Türk ve Kürt iç içe yaşıyor. Aynı apartmanda oturuyor, aynı işyerinde çalışıyor, ticaret yapıyor, komşuluk ediyorlar. Birbirlerinden kız alıp veriyor, akraba oluyorlar. Çocukları aynı okulda okuyor, aynı sokakta büyüyor. Acı günlerinde birbirlerinin taziyesine, mutlu günlerinde düğününe gidiyorlar.
Bu kadar iç içe geçmiş iki toplumu, birbirine karşı mevzilenmiş iki ayrı cephe gibi göstermek hayatın kendisine haksızlık değil midir?
Elbette bazen kavga da ediyorlar.
Birlikte yaşamak biraz da budur.
Üstelik Türklerle Kürtlerin tarihi yalnızca kavgaların tarihi değildir. Yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşamış, aynı devletlerin içerisinde bulunmuş, aynı cephelerde savaşmış, kaderleri ve hayatları birbirine karışmış iki halktan söz ediyoruz.
Tarihin bazı dönemlerinde yaşanan sorunları bütün bu ortak geçmişin üzerine yerleştirip iki halkın tarihini bir çatışma tarihi gibi okumak bana doğru gelmiyor. Çünkü tarihsel süreçte yaşanan çatışmaları, Türklerle Kürtlerin doğrudan birbirlerine karşı yürüttükleri kesintisiz bir etnik mücadele olarak tanımlamak mümkün değildir.
Elbette zaman zaman yerel ve münferit gerilimler yaşanmıştır. Ancak bunların önemli bir kısmında dönemin siyasal şartlarının, devlet politikalarının ve resmî söylemlerden güç alarak toplumsal gerilimleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanan çevrelerin etkisini de göz ardı etmemek gerekir.
Dolayısıyla geçmişte yaşanan her hadiseyi “Türk-Kürt çatışması” başlığı altında toplamak, tarihi bugünün kavramlarıyla yeniden okumaktan başka bir şey değildir.
O halde yüz yıldır konuştuğumuz mesele nedir?
Bana göre asıl düğüm burada.
Meseleyi Türklerle Kürtlerin birbirini sevmemesi üzerinden okursak meseleyi baştan yanlış yere koymuş oluruz. Sorun esas itibarıyla Türklerle Kürtler arasında değil, devletin Kürt kimliğiyle kurduğu ilişkide ortaya çıktı.
Cumhuriyet, ulus-devletlerin yükseldiği, merkeziyetçiliğin ve homojen toplum anlayışının güç kazandığı bir dönemde kuruldu. Yeni devlet de uzun yıllar Kürtleri farklı bir kültürel kimlik olarak tanımak yerine ortak kimlik içerisinde eritmeye çalıştı. Kürtçe, Kürt kimliği ve kültürel talepler çoğu zaman güvenlik meselesinin gölgesinde kaldı.
Bunu yapan Zonguldak’taki Türk değildi.
İzmir’deki esnaf, Antalya’daki işçi, İstanbul’daki komşu da değildi.
Kürtçenin konuşulup konuşulmayacağına onlar karar vermedi.
Kürt kimliğinin kamusal alanda nasıl tanımlanacağını da onlar belirlemedi. Bunlar devletin ve dönemin yönetim anlayışının tercihleriydi.
Burada başka bir soruyu sormak gerekiyor: Kürtlere ilişkin toplumda zaman zaman karşılaştığımız olumsuz algı nasıl oluştu?
Yaklaşık yüz yıl boyunca Kürt kelimesinin isyanla, bölücülükle, terörle, geri kalmışlıkla ve güvenlik sorunlarıyla yan yana anıldığı bir ülkede, bütün bunların toplumsal hafızada hiçbir iz bırakmadığını söyleyebilir miyiz? Zonguldaklı ailelerin bu dilden etkilenmediğini iddia edebilir miyiz?
Devletin dili değiştikçe toplumun dili de değişmeye başladı. Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” sözü bu bakımdan önemli bir eşikti. Sonraki yıllarda Kürtçe üzerindeki sınırlamaların gevşemesi, televizyon yayınları, üniversitelerde Kürt diliyle ilgili bölümlerin açılması ve Kürtçenin okullarda seçmeli ders olarak okutulması önemli adımlardı. Beraberinde bir kabullenmeyi de getirdi.
Bugün yapılması gereken, insanların kendi diliyle, kültürüyle ve kimliğiyle bu ülkenin eşit bir parçası olduğunu hissetmesini sağlamaktır. Kültürel farklılıkların tanınması bir ülkeyi zayıflatmaz; aksine insanların aidiyetini güçlendirir. Son günlerde ortaya konulan iradeyi de yüz yıllık bir meselenin geride bırakılması açısından önemli görmek gerekiyor. Demek ki devletin yaklaşımı değiştiğinde, yüz yıllık meselelerin çözüm yolu da açılabiliyor.
Ve yeniden Zonguldak’a dönelim.
Bugün İstanbul’da, İzmir’de, Mersin’de, Antalya’da ve daha birçok şehirde Şırnaklı olup Türklerle birlikte yaşayan yüz binlerce insan var. Aynı mahallede oturuyor, birlikte çalışıyor, ticaret yapıyor, dostluk kuruyor, akraba oluyor ve aynı hayatı paylaşıyorlar. Bu artık istisna değil, Türkiye’nin sosyolojik gerçeğidir.
Şırnaklı çocuklara atılan taşların hesabını elbette soralım. Irkçılık varsa hep birlikte karşısında duralım. Meselenin tekrar etmemesi için de gerekli önlemleri fazlasıyla alalım.
Ama birkaç kişinin attığı taşları yerden toplayıp Türklerle Kürtlerin arasına yeni duvarlar örmeyelim.
Belki de artık siyasetin ve söylemlerin, hayatın çoktan başardığı bu birlikteliğe yetişmesinin zamanı gelmiştir.