Av. Serdar Tosun
İNSANA BİRAZ DAHA YAKINDAN
Bazı yolculuklar bir varış noktasına ulaşmak için değil, insanın kendini ve içinde yaşadığı dünyayı daha iyi anlaması için başlar.
İnsanın dünyayla ilişkisi yalnızca bildiklerinden kurulmaz. Bir de cevap veremediği sorular, unutamadığı yüzler ve işi bittiği hâlde zihninde taşımaya devam ettiği hikâyeler vardır. Bazen bir dosya kapanır; fakat o dosyanın bize insan hakkında sorduğu soru açık kalır. Mesleğimizin gerektirdiği cevabı vermiş olabiliriz. Hayatın sorduğu soru ise çoğu zaman daha geniştir.
Montaigne, Denemeler’de, her insanın insanlık hâlinin bütününü kendinde taşıdığını söyler. Bu düşüncede benim için kıymetli olan, insanı anlamak için mutlaka büyük ve sıra dışı hayatlara bakmamız gerekmediğidir. Sıradan diye yanından geçtiğimiz bir hayat da korkunun, sevginin, yanılgının ve umudun bütün ağırlığını taşıyabilir. Bir insanın hikâyesine dikkat kesilmek, bazen kendimiz hakkında henüz sormadığımız bir soruyla karşılaşmaktır.
Bir avukat olarak insanların hayatlarına çoğu zaman bir kırılma anında tanıklık ediyorum. Bir söz tutulmadığında, bir güven sarsıldığında, bir kayıp yaşandığında yollarımız kesişiyor. Önümüze gelen meseleye hukuken bir ad vermemiz gerekiyor: alacak, tazminat, mülkiyet, özgürlük… Fakat o adın altında, henüz bizim bilmediğimiz bir geçmiş bulunuyor. Bir alacak, yıllarca verilmiş emeğin karşılığı; bir ev, insanın çocukluğundan kalan son bağ; bir uyuşmazlık, artık birbirini dinleyemeyen iki kişinin uzun hikâyesi olabiliyor.
Mesleğin insana yüklediği sorumluluklardan birinin de burada başladığını düşünüyorum: Meseleyi doğru nitelendirirken insanı eksiltmemek. Onu yalnızca talebinden, kusurundan, kaybından yahut dosyadaki sıfatından ibaret görmemek. Çünkü bir insanı anlatan her kayıt, ne kadar ayrıntılı olursa olsun, o insanın kendisi değildir.
Kafka’nın Yasa Önünde anlatısında bir adam, yasanın kapısına gelir. Kapı açıktır; fakat kapı bekçisi içeri girmesine o sırada izin vermez. Adam bekler. Günler, yıllar geçer. Ben bu sahnede, hakkın varlığı ile ona ulaşabilmek arasındaki mesafeyi de görüyorum. Bir kapının açık olması, insanın o kapıdan geçebildiği anlamına gelmeyebilir.
Bu mesafe üzerine düşünmeden hukuku yalnızca metinleri üzerinden anlatmak bana eksik geliyor. Bir hakkın tanınması kadar, onu arayan insanın hangi güçlüklerden geçtiğini de önemsemek gerekiyor. Bekleyişin gündelik hayattaki karşılığı nedir? Belirsizlik bir aileye ne yapar? İnsan, hakkını ararken neden bazen kendisini bir talepte bulunuyor değil de bir lütuf istiyormuş gibi hisseder? Hukukun hayatla buluştuğu yerde bu sorular da bizi bekliyor.
Elbette insanı anlamak, onun her sözünü doğru, her davranışını haklı kabul etmek değildir. Dinlemek, sorgulamaktan vazgeçmek anlamına gelmez. Hukuki titizlikle insani dikkati birbirinin karşısına koymuyorum. Aksine, birinin diğerini tamamladığına inanıyorum. Bir iddiayı bütün ciddiyetiyle incelemekle, o iddiayı dile getiren insanın onurunu gözetmek arasında bir çelişki olmamalı.
Yazıyla kurmak istediğim ilişki de buradan doğuyor.
Albert Camus, Nobel konuşmasında yazarın sorumluluğunu, tarihi yapanlara hizmet etmekten çok, tarihin acısını çekenlere bağlılık üzerinden tarif eder. Bu düşünceyi, yazana verilmiş bir üstünlük payesi olarak değil, onu başkalarının hayatına karşı daha dikkatli olmaya çağıran bir sorumluluk olarak okuyorum. Başkasının acısını kendi cümlemizin gösterişine dönüştürmeden anlatabilmek, sözün hakkını vermenin belki de en zor tarafıdır.
Bu köşede; hukukun, toplumun ve insan hikâyelerinin kesiştiği yerden bakmaya çalışacağım. Bazen bir hakkın nasıl korunacağını, bazen gündelik hayatın içinde alışılıp görünmez olmuş bir sorunu ele alacağım. Bazen de bir kitabın açtığı sorunun peşinden gideceğim. Konular değişse de dönüp bakacağım yer aynı olacak: Yaşananların insan hayatındaki karşılığı.
Bunu yaparken kendimi anlattığım dünyanın dışında tutmak istemiyorum. Başkalarının yanılgılarını görüp kendi kesinliklerini hiç sorgulamayan bir bakışın, insana yaklaşabileceğine inanmıyorum. Yazmak, biraz da kendi düşüncesini başkasının dikkatine açabilmektir. İtirazla karşılaşmayı, eksik gördüğünü fark etmeyi ve gerektiğinde yeniden düşünmeyi göze almaktır.
İlk yazıya başlarken, yaşadığımız çağa bir iz bırakmaktan önce, bu çağın insanlarda bıraktığı izleri anlamayı önemsiyorum. Bir meselenin adını koymakla onu anlamış olduğumuz duygusuna kapılmadan; bildiklerimizin açıklayamadığı yerde biraz daha durarak, biraz daha dinleyerek…
Bu köşedeki yolculuğun yönü de bu olacak: Hayatı uzaktan tarif etmektense insana biraz daha yaklaşmak.
Çünkü bazen bir insanı gerçekten görmek, dünyaya dair bildiklerimizi yeniden düşünmeye yeter.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.