Doç. Dr. İrfan Yıldırım (Sosyolog)
Habur: Geçiş Noktası mı, Bekleyiş Alanı mı?
Bir sınır kapısında beklemek ne anlama gelir?
Sadece zaman kaybı mı?
Yoksa bir insanın, bulunduğu yere göre nasıl muamele gördüğünün sessiz bir göstergesi mi?
Geçtiğimiz hafta bir bilimsel kongre için Irak- Kürdistan Bölgesel Yönetiminde bulunan Zaho Üniversitesi’ne gitmek durumunda kaldık.
Gidiş olağandı.
Ama dönüş…
Asıl mesele orada başladı.
Habur Sınır Kapısı’nda uzadıkça uzayan araç kuyruğu.
İlerlemeyen bir akış.
Ve açıklaması zor bir bekleyiş.
Toplamda yaklaşık üç buçuk saat boyunca sınır kapısında bekledik.
Bu sadece bizim yaşadığımız bir durum da değil.
Aynı noktada konuştuğumuz bazı yolcular,
zaman zaman 4 hatta 5 saate varan bekleyişlerden söz ediyordu.
Bir noktada yaklaşık bir buçuk saat boyunca hiçbir hareket olmadı.
Sebep:
Vardiya değişimi.
Bir sınır kapısında, yüzlerce insanın beklediği bir yerde hayatın durması…
Bu, sadece bir idari aksaklık olarak açıklanabilir mi?
Sonra bir başka sahne:
Önümüzdeki aracın kontrolü yaklaşık yarım saat sürdü.
Biz ise sadece bekledik.
Bu bekleyiş sırasında araçlardan inen insanlar…
Lavabo ihtiyacını karşılayamayanlar…
Sıcak altında bunalan çocuklar…
Nefes almakta zorlanan yaşlılar…
Ve belki de en önemlisi:
İnsanlar, kendilerine neden böyle davranıldığını anlamaya çalışıyordu.
Çünkü bir sınır kapısı sadece geçiş noktası değildir.
Aynı zamanda bir ülkenin insana verdiği değerin ilk temas noktasıdır.
Burada önemli bir ayrımı netleştirmek gerekir.
Habur Sınır Kapısı’nda, kamuoyunda “karınca” olarak bilinen ve günübirlik giriş-çıkış yapan, çoğu zaman ticari amaç güden hareketlere karşı sıkı denetimler yapılması anlaşılabilir.
Bu bir güvenlik ve ekonomi meselesidir.
Ancak şu da unutulmamalıdır:
Bu insanlar da bu ülkenin bir parçasıdır.
Ve yaptıkları faaliyetler, meşru sınırlar içinde kaldığı sürece,
insani muameleyi hak eder.
Çünkü hukuk düzen kurar.
Ama o düzenin nasıl hissedildiğini belirleyen şey,
insana gösterilen özen ve yaklaşımdır.
Aynı uygulamanın,
seyahat amacıyla ya da mesleki gerekçelerle sınırı kullanan herkese aynı şekilde yansıması…
İşte burada mesele değişir.
Çünkü burada artık güvenlik değil,
muamelenin niteliği tartışılır.
Ve bu noktada şu soru kaçınılmaz hale gelir:
İnsana gerçekten değer veriliyor mu?
Belki de soruyu biraz daha somutlaştırmak gerekir:
Aynı tablo Edirne’de, Kapıkule Sınır Kapısı’nda yaşansaydı ne olurdu?
Saatlerce süren bekleyişler…
Açıklamasız duraksamalar…
Temel ihtiyaçların karşılanamadığı bir ortam…
Bu durum kamuoyunda nasıl karşılanırdı?
İşte mesele tam da burada.
Sorunun nerede yaşandığına göre algının değişmesi…
Oysa bir hizmetin değeri,
nerede verildiğine göre değil,
nasıl verildiğine göre ölçülmelidir.
Çünkü insan, bulunduğu yere göre değer görmemelidir.
Peki çözüm ne?
Aslında sorun kadar çözüm de açık.
Öncelikle şu ayrım yapılmalı:
Her yolcu aynı değil.
Ticari hareketlilik ile bireysel seyahat,
günübirlik geçiş ile resmi görev veya aile yolculuğu…
Bunların hepsi aynı süreç içinde değerlendirilmemeli.
Ayrıştırılmış geçiş hatları oluşturulmalı.
Ticari yoğunluk ayrı, bireysel geçiş ayrı yönetilmeli.
İkinci olarak:
Vardiya değişimleri, sistemin durduğu anlar olmamalı.
Bir sınır kapısında hizmet kesintisiz olmalıdır.
Planlama buna göre yapılmalı.
İnsanlar saatlere göre değil,
insan oldukları için dikkate alınmalıdır.
Üçüncü bir konu:
İnsanî koşullar.
Saatlerce bekleyen insanların
lavabo, su, gölgelik alan gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması bir “imkân” değil,
bir zorunluluktur.
Çünkü bu mesele konfor değil.
Bu mesele, insan onurudur.
Dördüncü olarak:
Şeffaflık.
İnsanlar neden beklediğini bilmediğinde,
beklemek daha ağır hale gelir.
Basit bir bilgilendirme bile,
belirsizliği ortadan kaldırır.
“Şu kadar süre beklenecek” denildiğinde,
insan sabredebilir.
Ama neden beklediğini bilmediğinde,
sabır yerini sorgulamaya bırakır.
Ve son olarak:
Eşitlik duygusu.
Bir hizmetin farklı yerlerde farklı hissedilmesi,
zamanla bir memnuniyet değil,
bir sorgulama üretir.
Bu nedenle meseleye sadece teknik bir aksaklık olarak bakmak yeterli değildir.
Belki de burada şu soruyu sormak gerekiyor:
Amaç üzüm yemek midir, yoksa bağcıyı dövmek midir?
Amaç düzen sağlamaksa,
bu düzenin insana rağmen değil,
insanı gözeterek kurulması gerekir.
Zira bir sistemin gerçek gücü,
kurallarının sertliğinde değil,
o kuralları uygularken gösterdiği hassasiyette ortaya çıkar.
Bu yüzden Habur’da yaşananları
sadece bir “kuyruk meselesi” olarak görmek eksik kalır.
Bu, bir hizmet anlayışı meselesidir.
Çünkü insanlar sınır kapılarından sadece geçmez.
Aynı zamanda karşılaştıkları yaklaşımı da hatırlar.
Ve çoğu zaman,
yaşanan deneyim,
duyulan sözlerden daha kalıcı olur.
Bu nedenle mesele sadece beklemek değil…
Nasıl bekletildiğimizdir.
Ve belki de Habur’da bugün en çok ihtiyaç duyulan şey,
sadece akışın hızlanması değil…
insanı merkeze alan bir yaklaşımın güçlenmesidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.