
Prof. Dr. Nurullah AGİTOĞLU
HELAL RIZIK
İnsan, bu dünyaya bir amaç uğruna gönderilmiştir. O, başıboş yaratılmadığı gibi takip etmesi durumunda kendisini iki dünyada başarıya ulaştıracak bir yol haritası avantajına sahiptir. Bu yol haritası da şüphesiz İlahî mesaj ve onun hayata uygulanması anlamına gelen Sünnet-i Seniyye’dir.
Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın sana verdiğinden (onun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (el-Kasas, 28/77) Ayette, asıl maksat ve gayenin ahiret yurdu olduğu vurgulanmaktadır. Ancak devamında ‘dünyadan da nasibini unutma’ kaydı, ‘insanlara iyilik yapma’ hususundaki emir ve ‘bozgunculuk yapma’ noktasındaki sakındırma dikkatimizi çekmektedir.
Bu ayet bağlamında dört önemli mesele ve bu meseleler arasındaki öncelik sırası açıkça görülmektedir:
- Ahiret yurdunu isteme ve ona yönelik çaba, asıl görevimiz olan kulluğa işaret etmektedir. Bu vurgu, insanın asıl görevinin kulluk olduğunu göstermektedir. İbadet ve salih amel, ahirette kazanmanın temel şartıdır. Yüce Allah, “İnsanları ve cinleri ancak kendisine kulluk etmeleri için yarattığını” bildirmekte; mümin de bu hakikate “Yalnızca sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz” diyerek karşılık vermektedir.
- ‘Dünyadan nasibini unutma’ vurgusu da önemlidir. İnsan, ahiret için çalışırken dünyayı da ihmal etmemelidir. Müslüman, sadece ibadet eden bir varlık değildir; aynı zamanda çalışan, üreten ve dünyayı imar eden bir bireydir. “Dünya ahiretin tarlasıdır” sözü, bu hakikati özetler. Tarlada tohumu olmayanın hasat zamanı eli boş kalacağı gibi, dünya için hiçbir gayreti olmayanın ahirette de bir karşılık beklemesi anlamsızdır.
- Ayette geçen “Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de iyilik et” ifadesi, dünya hayatının kuralsız ve rastgele bir süreç olmadığını gösterir. Mümin, sadece kendi kurtuluşunu düşünemez; yaşadığı toplumun bir parçası olarak insanlara iyilik yapmak, onlarla iyi geçinmek ve sosyal sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Zira insan, asıl amacı olan ahiret için çalışırken, bu dünyada da bir hayat sürmekte ve diğer insanlarla ilişkiler kurmaktadır. Bu nedenle, her türlü yolun mübah olmadığı, ahiret yolculuğunda bile belli ahlaki sınırların gözetilmesi gerektiği açıktır. İslam ne dünyayı tamamen terk etmeyi ne de yalnızca dünya nimetlerine yönelmeyi kabul eder; aksine, dengeyi koruyarak ahiret için çalışırken dünyayı da imar etmeyi emreder.
Burada Aziz İslam’ın diğer dinlere benzemeyen özgün ve orijinal yönü tezahür etmektedir. Bazı dinlerde sadece dinin ahkamı öne çıkmakta, dünya tamamen ihmal edilmekte; kimisinde de ahiret bütünüyle ikinci plana itilip yalnızca dünya hayatının zevk ve eğlencesine odaklanılmaktadır. İşte İslam’daki -öncelik sırasına dikkat etmek kaydıyla- ahiret-dünya dengesinin önemi kendini göstermektedir.
- İnsanoğlu, Hz. Âdem’den bu yana iyilik ve kötülük kavşağında kendi tercihine bırakılmıştır. Ancak kötülüğe meyledenler, sadece kendilerine zarar vermekle kalmaz, toplumu ve tabiatı da ifsat ederler. Ayette geçen “Hâkimiyeti ele aldığında bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (el-Bakara, 2/205) ifadesi, bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Kötülüğe yönelenlerin bir diğer özelliği, yalnızca bireysel olarak sapkınlığa düşmemeleri, aynı zamanda çevrelerine de zarar vermeleridir. Bu tür insanlar hem toplumsal düzeni bozar hem de doğal dengeyi tahrip eder. Oysa İslam, yalnızca bireysel ibadeti değil, topluma ve çevreye karşı sorumlulukları da esas alır. Bozgunculuktan uzak durmak hem bireyin ahlaki bütünlüğünü koruması hem de toplumun huzurunu temin etmesi açısından büyük önem taşır.
Salih amelin dört temel prensibi içinde ‘dünya hayatının unutulmaması’ kapsamında helal rızık meselesi büyük önem arz etmektedir.
Helal rızık peşinde koşmak ve harama bulaşmamak bizim için bir erdem değil aslî bir görevdir. Fakat zamanla bu sorumluluk ihmal edilmiş, haramdan sakınan insanlar azınlıkta kaldığı için helal kazanç adeta özel bir meziyet gibi algılanmaya başlanmıştır. Oysa bu, bizim için acı bir durumdur.
Nebevî ahlak ve yaşam tarzı da bizi helal rızık peşinde mücadele etmeye sevk etmektedir. Nitekim Aziz Peygamber’in (sas) hayatından şöyle bir örnek dikkatlerimizi celbetmektedir: “Bir gün Resûlullah’ın (sas) yanına, Medineli Müslümanlardan fakir bir adam gelir ve yiyecek bir şeyler ister. Allah Resûlü ona, evinde eşyası olup olmadığını sorar. Adam da eşyası olduğunu, bir kısmıyla örtündükleri, bir kısmını ise yere serdikleri bir çul ve bir de su kaplarının bulunduğunu belirtir. Hz. Peygamber (sas) ‘onları bana getir’ diye buyurur. Adam çul ile su kabını getirdiğinde Peygamber Efendimiz (sas) onları eline alır ve etrafındakilere, ‘Bunları kim satın almak ister?’ diye seslenir. Sahabeden biri, bir dirheme alabileceğini söyler. Hz. Peygamber, ‘Artıran yok mu?’ diye birkaç defa seslenir ve iki dirhem veren bir sahabiye onları satar. Parayı da fakir sahabiye uzatarak, bir dirhemiyle ailesine yiyecek almasını, kalan parayla da bir balta satın alıp kendisine getirmesini tembihler. Adamın getirdiği baltaya, Nebi (sas) kendi elleriyle bir sap takarak ona şöyle söyler: “Haydi şimdi git; bununla odun kes ve sat. On beş gün çalış, sonra yanıma gel.” Fakir adam on beş gün sonra Peygamber Efendimiz’in (sas) yanına gelir. On dirhem kazanmış, bu parayla kendine ve ailesine elbise ve yiyecek almıştır. Resûlullah (sas) buna çok sevinir ve şöyle buyurur: “Dilenciliğin, kıyâmet günü yüzünde bir leke gibi görünmesindense, böylesi senin için daha hayırlıdır...” (Ebû Dâvûd, “Zekât”, 26; İbn Mâce, “Ticârât”, 25)
Yukarıdaki hadis başkalarına muhtaç olmadan, dilencilik yapmadan helal rızık kazanmanın önemini ne kadar da güzel vurgulamaktadır.
Müslüman helal kazanç hassasiyetini hiçbir zaman kaybetmemelidir. Haramın yaygınlaşması, çoğu insanın helal-haram dinlememesi haramı kesinlikle meşrulaştırmaz.
Bazı insanlara niye faiz yediği, neden ticaretinde yalan söylediği veya dürüst davranmadığı sorulduğunda size ‘Aman canım, ne yapalım, bu zamanda böyle, yoksa para kazanamayız, kaldı ki ben tek değilim herkes öyle yapıyor’ şeklinde savunmaya ve yaptığı yanlışa kılıf bulmaya çalışmaktadır.
Doğrudur, toplumda bir yanlışın veya haramın yaygınlaşması insanda yavaş yavaş bir kanıksama, bir alışma, bir duyarsızlığa yol açıyor. Herkes yapınca maalesef insana normal gibi gelmeye başlıyor. Ancak unutulmamalıdır ki, imtihan dünyasında yaşıyoruz. Sorumluluklarımız, görevlerimiz ve dikkat etmemiz gereken hassasiyetlerimiz var. Gevşemişse de mutlaka olmalı. Marifet odur ki, tüm cazibesine rağmen haramdan uzak duralım. Herkes yapsa bile biz harama uzak durmalı yanlışa düşmemeliyiz. Zira kıyamette herkes kendi hesabıyla baş başa kalacak.
Helal haram duyarlılığının çok kolay olduğunu kimse söylemedi. Ama yapılamayacak derecede zor olmadığını da hepimiz pekâlâ biliyoruz. Zira Yüce Rabbimiz’in taşıyamayacağımız yükü bize yüklemeyeceğinin de gayet farkındayız. O zaman geriye ne kaldı? Bize ağır gelse de harama uzak duracağız. Helal rızık hassasiyetimizi kaybetmeyeceğiz. Nefsimizin fısıldadıklarına uyarsak işimiz çok zor.
Günümüzde bazı insanlarda özellikle çocuklarına yönelik şöyle bir yaklaşım görüyoruz. Eve para getiriyor mu? İyi para kazanıyor mu? Kısa zamanda çok kazanç elde ediyor mu? Gerisi önemli değil onlara göre! Hatta bu şekilde para kazananlar bazen ailesi ve çevresi tarafından ‘çok becerikli, müthiş zekalı’ olarak görülmektedir. Yeter ki para gelsin, kaynağı önemli değil! Üzümü ye bağını sorma! Bu zamanda böyle dostum, bu işin raconu bu! Çok yazık değil mi bize. İnsani ve İslami hassasiyetlerimize ne olacak? Nereye gitti, nerede gizleniyor bu iyi hasletlerimiz? Onları ortaya çıkarıp devamlı canlı tutmamız gerekmez mi? Öyleyse aileler veya ebeveynler çocuklarına sadece maddi başarı kazandırmayı değil, doğruluk, merhamet ve adalet gibi değerleri de öğretmelidir. Zira bireyin iç huzuru ve toplumun selameti ancak bu şekilde sağlanabilir.
Bol para kazanıp, kısa zamanda köşeyi dönen(!) çocuklarının işleri ters gidip iflas ettiklerinde aileler için dövünmenin faydası olur mu? Deniz köpüğü misali kısa zamanda zahmetsiz, emeksiz ve haramla gelen gelirden ne beklenir ki? ‘Çok yanlış yaptık, çocuğumuz eve bol para getirdiğinde zahmetsiz ve harama bulaşmış kazanç sağladığında ona nereden bulduğunu nasıl kazandığını sormadık, sormak işimize gelmedi, hoşumuza gidiyordu, yazık ettik kendimize’ diyen, üstelik mütedeyyin bilinen ailelere defalarca rastlamışızdır. Ama iş işten geçince fayda etmiyor. Ahirette hesabı verilemeyecek haramlar ve bazen bu dünyada da aile ve çevreye yaşatılan travma ve felaketler!
Halbuki haram da helal de sınırları anlaşılamayacak kavramlar değildir. Bakın Hz. Peygamber (sas) ne buyuruyor: “Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur...” (Buhârî, “Büyu” 2; Müslim, “Müsâkât” 20)
“Ey insanlar, Allah’a a karşı gelmekten sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. …Helâl olanı alın, haram olanı terk edin.” (İbn Mâce, “Ticârât” 2)
“Öyle bir zaman gelecek ki kişi malını helalden mi yoksa haramdan mı elde ettiğine bakmayacak.” (Buhârî, “Büyû” 23)
Helâl peşinde koşmanın sonu cennet, haramla beslenmenin varacağı yer ise cehennemdir. Haram kazançla yapılan ibadetleri Yüce Allah’ın kesinlikle kabul etmeyeceğini anlatan Sevgili Peygamberimiz (sas), bununla ilgili olarak uzun bir yolculuğa çıkmış, saçı başı dağılmış, toz içinde kalmış bir adamı örnek göstermiştir. Bu adam ellerini semaya kaldırmış, ‘Ya Rabbi ya Rabbi!’ diye yalvarmaktadır. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, beslendiği gıda haramdır. Onun bu hâldeki duası nasıl kabul edilebilir ki? Bu yüzden, duası makbul bir kişi olmak isteyen Sa’d b. Ebû Vakkâs’a Resûlullah’ın (sas), “Yediklerinin helâl olmasına dikkat et ki duaların kabul olsun.” tavsiyesinde bulunduğu nakledilmektedir. (Hadislerle İslâm, 5/88-89)
Birey olarak, aile olarak ve toplum olarak harama karşı korunmanın yollarını aramalıyız. Uzak durmamız gereken sakıncalı iş ve amellere karşı duyarlı olmalıyız. Ne kolay ne de zor bir iş. Ama takatimiz ve gücümüz dahilinde olduğu kesin. Yoksa Rabbimiz bizi sorumlu tutmazdı. Kendimizde ve ailemizde harama karşı uyarıcı ve koruyucu mekanizmalar geliştirmeliyiz. Bunu sağlarsak zaten toplumda çok şey değiştiğini göreceğiz. Koruyucu manevi mekanizmaların işleyişinde adres bellidir. Tüm şifreler Kur’ân ve Sünnet’te. İstiyor, arıyor ve bulma gayretindeysek tabi. Cenab-ı Allah bizleri ve nesillerimizi haramdan uzak tutsun. Bize daima helalinden bir rızık nasip etsin. Âmin.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.